Arş. Gör. Dr. Musa Çelik, "Medyadaki distopik dil, bilimsel gerçeklerin önüne geçerek toplumda kontrol edilemeyen bir kaygı iklimi yaratıyor" uyarısında bulunuyor.
Medya ve deprem korkusu: Distopyayı gerçek mi sanıyoruz?
Araştırmalar gösteriyor; sürekli felaket senaryolarıyla beslenen toplumda çaresizlik artıyor. Peki medya, deprem gerçeğini anlatırken gelecek kaygısını nasıl yönetmeli?
İstanbul'da beklenen deprem, medyanın dilinde sismik bir gerçeklik olmaktan çıkıp adeta bir distopik gelecek tasvirine dönüştü. "Kaçınılmaz felaket", "kıyamet senaryosu" ve "kayıp şehir" gibi ifadelerle bezeli haberler, toplumda çaresizlik ve kaderci bir tutumu besliyor mu? Uzmanlar, medyanın bu yaklaşımının bireylerde "nasıl olsa olacak" diyerek hazırlığı erteleyen bir psikolojiye yol açabileceğine dikkat çekiyor.
Görsel gerçeklik mi , algı operasyonu mu ?
Deprem haberlerinde
sıklıkla kullanılan Hollywood yapımı "dev dalga", "yerin
yarılması" veya geçmiş depremlerden en dramatik enkaz görüntüleri, gerçek
risk algısını çarpıtıyor. Arş. Gör. Dr. Musa Çelik, bu konuda önemli bir uyarı
yapıyor: "Bir deprem haberinde kullanılan görsel, haberin içeriğinden daha
kalıcı bir iz bırakır. Tsunami riski belirli sahil şeridinde ve belirli
koşullarda geçerliyken, her deprem haberiyle birlikte dev dalga görseli
kullanmak, gerçekçi olmayan ve abartılı bir korkuya sebep olur. Medya, daha çok
yapısal hazırlık, güçlendirme ve toplanma alanları gibi somut görsellere yer
vermelidir."
Hazırlık haberleri neden 'sıkıcı' bulunuyor?
Ana akım medyanın felaket
senaryolarına daha fazla yer vermesinin ardında, hazırlık haberlerinin
"sıkıcı" bulunması kadar, algoritmaların çatışma ve felaket
içeriklerini öne çıkarması da yatıyor. Oysa "deprem çantanızı nasıl
hazırlarsınız", "binanızın sağlamlığını nasıl kontrol edersiniz"
veya "aile afet planı nedir" gibi haberler, izleyiciyi aktif bir
özneye dönüştürerek çaresizlik hissini azaltabilir.
Korku tirajı ile sorumluluk arasında ince çizgi
Medya kuruluşları,
reyting/tıklanma kaygısı ile kamu yararı arasında sıkışıp kalıyor. "Şok
açıklama!" veya "Büyük deprem için geri sayım!" gibi manşetler,
bilimsel ciddiyeti zedeleyerek haberi bir tür eğlence unsuru haline getiriyor.
Çelik, bu konuda medyaya düşen görevi şöyle özetliyor: "Bir deprem haberi,
'acaba benim evim de yıkılır mı?' sorusundan çok, 'evim yıkılırsa ne
yapmalıyım, yıkılmaması için ne yapabilirim' sorusuna kapı açmalı.
Bilinmeyenden duyulan korkuyu, bilinçli hazırlığa dönüştürmeli."
Uzman seçimi: Akademik itibar mı, medyatiklik mi?
Medyada boy gösteren
"deprem uzmanları"nın bir kısmı, akademik çalışmalarından çok,
iddialı ve kesin konuşma tarzlarıyla öne çıkıyor. Bu durum, gerçek uzmanların
sesinin duyulmasını güçleştiriyor. İzleyici, bir uzmanın görüşünü
değerlendirirken, hangi kuruma bağlı olduğuna, hakemli dergilerde yayını
bulunup bulunmadığına ve görüşlerinin diğer bilim insanları tarafından da
desteklenip desteklenmediğine dikkat etmeli.
Oryantalist bakış: "Doğu'nun incisi batıyor"
Yabancı medyanın İstanbul
depremine yaklaşımı, genellikle şehri egzotik ve kaderine terk edilmiş bir
"Doğu" metropolü olarak resmetme eğiliminde. Bu anlatı, İstanbul'un
aktif hazırlık çabalarını ve bilimsel çalışmalarını görünmez kılıyor, şehri
pasif bir kurban konumuna indirgiyor.
Kahramanlık hikayeleri perdeleme aracı mı ?
Deprem sonrası medyada
sıklıkla öne çıkarılan "yardım seferberliği" ve
"kahramanlık" hikayeleri, toplumsal dayanışma ruhunu pekiştirse de
bir noktada tehlikeli olabilir: Afet yönetimindeki sistemsel eksikliklerin ve
önlenebilir hataların üstünü örtebilir. Medyanın asıl görevi, dayanışmayı
övmenin yanı sıra, "deprem vergileri nerede?", "toplanma
alanları neden işgal edildi?", "imar affı neden çıkarıldı?" gibi
sorgulayıcı soruları da ısrarla sormaktır.
Teknik dil tuzağı : Richter yerine ne kullanılmalı ?
Medya, sıklıkla
"Richter ölçeği" gibi artık bilim dünyasında tercih edilmeyen eski
terimleri kullanabiliyor. "Moment magnitüd ölçeği", "fay
segmenti" veya "zemin büyütmesi" gibi doğru terimler, izleyiciye
karmaşık gelmemeli; basit analojiler ve görsellerle açıklanmalı. Örneğin,
"zemin sıvılaşması", "ıslak kumun üzerine basmak" gibi bir
benzetmeyle anlatılabilir.
Kaygı değil, farkındalık iklimi yaratmak
Arş. Gör. Dr. Musa Çelik, medyanın sürekli
"beklenen deprem" vurgusu, özellikle İstanbul'da yaşayanlarda kronik
bir anksiyete ve hayatı "geçici" yaşama hissi yaratabilir. Daha da
tehlikelisi, bu sürekli alarm hali, izleyiciyi duyarsızlaştırarak "bir
deprem haberi daha" tepkisine yol açabilir. Bu kısır döngüyü kırmanın
yolu, medyanın dilini distopyadan gerçekliğe, çaresizlikten eyleme, kaderden
sorumluluğa doğru kaydırmasından geçiyor. Gerçek medya sorumluluğu, toplumu
korkutmak değil, güçlendirmektir, açıklamalarını dile getirdi.
